Mega şirketler, çeteler, sibernetik uzuvlar, baştan aşağı yozlaşmış bir toplum yapısı ve 50’li yılların dedektif romanlarını anımsatan noir karakterler. Sinema ve modern edebiyatın en önemli türlerinden biri olan siberpunk neleri temsil ediyor?

William Gibson’ın 1984 yılında okuyucularla buluşan Neuromancer romanı, dünyaya kattığı yepyeni bir kavram ile yakın tarihin önemli bir mihenk taşı oldu: Siberpunk.

Siberpunk kavramı hayatımıza ilk olarak edebi
bir akım şeklinde dahil olsa da kısa süre içerisinde önemli bir altkültür
varlığı haline geldi. İlk olarak yazılı eserlerle şekillenen siberpunk, daha
sonrasında tüm sanat dallarında kendine yer bularak kavramsal sınırlarının
ötesine geçmeyi başardı. Bir dönem ya da akım olmaktan çıkarak altkültürümüzde
kendisine yer bulan siberpunk türüne oyunlardan filmlere, edebiyattan yakın
tarihe kadar günümüzde erişilebilir birçok farklı alanda rastlamak mümkün.

Siberpunk filmlerin düşünsel materyal gereği genellikle çok katmanlı bir yapıya sahip oluşları, bu yapımların beklenilenden geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor. Teknoloji ve bilimin gerçeklik, bilgi, varlık, neden/sonuç ve ahlaki/etik değerler ile bir araya geldiği siberpunk dünyaları sahip oldukları felsefi altyapının yüzeyinde en önemli alametifarikalarından biri kabul edilebilecek özgün bir estetiği içerilerinde barındırıyor. Siberpunk bir dünyada geçen hikayeleri ele alan eserlerin kendilerine has bir öznellik barındırdığı bir açıdan doğru olsa da bu yapıların ‘çok katmanlılığı’ sayesinde farklı yorumları ortak bir başlıkta birleştirmek mümkün.

Siberpunk dünyaların ele aldığı en büyük
sorulardan biri ise teknolojinin toplumdaki yeri. Son derece gelişmiş şekilde
toplumun her noktasına nüfuz eden bu teknoloji hayatın işleyişine yardım mı
ediyor, yoksa yepyeni bir hayat formu mu meydana getiriyor? Gelişen, doğal
sınırlarını aşan ve bununla birlikte günümüzde bulunduğumuz toplumun sahip
olduğu etik kaygıları siyah ya da beyaz çizgisinden olabildiğince uzaklaştıran
siberpunk; bulunduğumuz yılın gündelik yaşamında hiç de alışık olmadığımız bir
ikilemi gündeme getiriyor: doğala karşı yapay, mekaniğe karşı organik ve
gerçekliğe karşı sanallık.

High Tech, Low Life

Siberpunk bir dünyanın toplumu, doğumlarından
tüm yaşam süreçlerine dek gelişmiş bir teknolojinin şekillendirdiği toplum şeması
ile karşı karşıya kalır. Dolayısıyla bu dünyalarda yaşayan insanlar organik
parçalardan çok daha kullanışlı sibernetik uzuvlar ve çeşitli geliştirilmiş
parçalara sahiptir. Beyin fonksiyonlarından diğer tüm motor kabiliyetlere kadar
insan formunun sınırlarının ötesine adım atmalarını sağlayan bu geliştirmeler,
görünüş ve kullanış itibariyle oldukça çekici avantajlar sağlasalar da ortak
bir ağ içerisinde hizmet eder. Bu ağ, toplumun kontrolünü elinde bulunan mega
şirket ya da şirketlerce yönetilir. Yani siberpunk karakterleri aksiyonlarını
tanrısal kontrolün dahi ötesine geçmiş bu radarın dışında kalarak almaya
çalışır. Kaynakların sınırlı ve bireysel hakların var olmadığı bu toplumda
bireylerin mutlak otoriteye karşı sahip oldukları tek güç, siber dünyanın
kendisidir.

Sinemada Siberpunk

Siberpunk teması önemli bir altkültür öğesi
olarak yerini almadan uzun yıllar öncesinde beyazperdede boy gösterdi. Fritz
Lang’in 1927 yılında vizyona giren Metropolis filmi varlıklı elit kesimin
insanlık üzerindeki kontrolünden baskılanmış topluma, cinsiyet ve makine gibi
kavramların çatışmasından distopik bir gelecek fikrine kadar birçok siberpunk
elementi seyirci karşısına çıkardı.

Sinemanın en önemli yapı taşlarından biri olarak görülen Metropolis, yıllar boyunca doğudan batıya birçok yapıma ilham kaynağı oldu. Bilim kurgu romanlarının ünlü ismi Philip K. Dick tarafından 1968 yılında kaleme alınan Do Androids Dream of Electric Sheep? romanından uyarlanan Ridley Scott‘ın mühür eseri Blade Runner, fütüristik bir Los Angeles şehrine ev sahipliği yaptı. Harrison Ford‘un başrolünde yer aldığı film siberpunk türünün ana öğelerinden mekanik ve organik tartışmalarını Metropolis’in mega şirketleriyle bir araya getirerek türün beyazperdedeki en başarılı örneklerinden biri olarak hafızalarda yer etti.

1927 yılında vizyona giren Metropolis, yapım aşamasından ele aldığı dünyaya kadar sinemaya birçok açıdan yol gösteren film oldu

Siberpunk türünün sinemadaki yolculuğu 1988 yılında bir dönüm noktasına ulaştı. Katsuhiro Otomo‘nun dünyaca ünlü animesi Akira, türü günümüzde olduğu yere taşıyan önemli bir adımdı. İlk olarak 1982 yılında manga olarak yayınlanan ve post-apokaliptik bir Tokyo’da gençlerden oluşan bisiklet çetesinin hikayesini konu alan anime, toplum yapısına dair mesajları ve çığır açan animasyonuyla kısa süre içerisinde dünya çapında bir hit haline geldi. Otomo’nun Akira‘sı, sonraki yıllarda birçok ünlü mihenk taşına daha ilham verdi.

1995 yılında vizyona giren Ghost in the Shell, sinema severlerin o güne dek alışık olmadığı bir hikaye anlatımı ve zihinlerde yer eden varoluşlar soruları ile unutulmaz eserler arasında kendine yer buldu. Ghost in the Shell, insanlığın yerini tümüyle sentetik oluşumların aldığı bir dünyayı gözler önüne sermesiyle çoğu kişi tarafından post-cyberpunk olarak anıldı. Film, siberpunk türüne yaptığı katkıların yanı sıra Japon animelerinin batı kültüründe ana akım olarak yer alabilmesi için de  bir dönüm noktasıydı.

1995 yılında vizyona giren Ghost in the Shell, ilk olarak bir manga formunda okuyucularla buluşmuştu

1999 yılı ise türü dünya çapında yıllar sürecek bir furyanın parçası haline getirdi. Özellikle Ghost in the Shell‘den ilham alan Wachovski kardeşlerin daha sonra üçleme haline gelecek bir hikayenin ilk parçası olan The Matrix filmi, alışılmışın çok ötesinde aksiyon koreografileri ve bullet-time teknolojisiyle yalnızca siberpunk meraklılarına değil aynı zamanda demografik olarak çok daha geniş bir izleyici kitlesine hitap etti. Siberpunk türünün en önemli sorularından biri olan gerçekliğe karşı simülasyon ikilemini varoluşsal bir denklem içerisinde ele alan film, şüphesiz siberpunk denildiğinde akla ilk gelen yapımlardan biri.

Edebiyatta Siberpunk

1980’li yıllarda bir edebiyat akımı olarak
doğan siberpunk, organik ve yapay arasındaki bağlantıyı hem ana akım hem de yer
altı kültürleri yüksek teknoloji ve pop kültür ile harmanlayarak sorguladı.
Hikayelerde ağırlıklı olarak teknolojik ve biyolojik elementler barındıran
siberpunk, bu nedenle ‘hard science fiction’ olarak tasvir edildi.

Edebiyatta bir bilim kurgu alt türü olarak siberpunkı hayatımıza sokan eser ise William Gibson’ın 1984 yılında kaleme aldığı Neuromancer romanı oldu. Bir hacker olan Henry Dorsett Case’in hikayesini konu alan roman, birçok öğesiyle kendisinden sonra edebiyat ve sinemada boy gösteren birçok esere ilham kaynağı oldu.

Neuromancer, siberpunk türünün edebiyat alanındaki yapı taşlarından biri

1988 yılında seyirci karşısına çıkan ve
siberpunk türünün sinema endüstrisindeki seyrini tamamen değiştiren Akira, ilk
olarak bir manga formunda hayatımıza katıldı. Katsuhiro Otomo’nun 1982 yılında
manga olarak yayınlanan eseri Akira, post-apokaliptik bir Tokyo aracılığıyla
yozlaşmış hükümetleri, çete savaşlarını ve psişik güçleri ele aldı.

Bilim kurgu türünün en önemli yazarlarından biri olan Philip K. Dick’in kaleminden çıkan Do Androids Dream of Electric Sheep? romanı da farklı alanlarda siberpunk türünden birçok esere yol gösterdi. Roman, yıllar sonra kendisinden çok daha fazla siberpunk öğeler barındıran Ridley Scott‘ın Blade Runner filmine de doğrudan ilham verdi.

Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? romanı Ridley Scott’ın Blade Runner filmine doğrudan ilham kaynağı oldu

Edebiyat alanında siberpunk türünün diğer
önemli temsilcilerinden Accelerando, Altered Carbon, Diaspora ve Eclipse gibi
birçok önemli eser ilerleyen yıllarda dizilerden filmlere çeşitli formlarda
karşımıza çıktı.

Daha çok bu tarz yazılar okumak isterseniz sosyal medya kategorimizi ziyaret edebilirsiniz.

Film izlemeyi seviyorsanız Film.BuradaBiliyorum.Com sitemizi, Dizi izlemeyi seviyorsanız Dizi.BuradaBiliyorum.Com sitemizi forumlarla ilgileniyorsanız Forum.BuradaBiliyorum.Com adresini ziyaret edebilirsiniz .